author-img

Neslihan Alan

Yazılar
Tarifler

Diş Kirası

Aylardan Ramazan. Bambaşka bir aydır. Bizi alır oruca, duaya, sabra, paylaşmaya götürür. Bir de her daim geçmişe götürür. Çünkü senelerdir eski Ramazanlar aranır. Anlatılır; şöyle güzeldi böyle güzeldi. Ve bugünlerden sonra sanırım daha da çok anacağız. Pandemi, teknoloji ve kentleşmenin çatısı altında Ramazanları yaşatabilmek, Türk geleneklerini çocuklarımıza aktarabilmek umuduyla…

Hadi bugün biz de biraz geçmişe gidelim. Nereye, Osmanlı’ya gidelim.

Şaban ayının 29. günü, akşam namazı sonrası hilal görünür ve davullarla duyurulurdu o gece sahura kalkılacağı. Zaten Ramazan gelmeden haftalar öncesinden hazırlıklar yapılmıştır. Erişteler kesilmiş, yufkalar açılmış, hoşaflar için meyveler kurutulmuş, tarhanalar yapılmış. Herkes evini, kapısının önünü temizlemiştir. Evdeki eksik erzaklar için alışverişler yapılmıştır. İnanılmaz bir coşku kaplamıştır herkesi. Ramazan gelmiştir, on bir ayın sultanı.

Aslında Osmanlı döneminde çok fazla gelenek vardır bu güzel aya dair. İftar yemekleri mesela. Konaklar kapılarını herkese açardı. Tanıdık tanımadık kim gelse kapıdan çevrilmez, kimsin diye sorulmazdı, bir sofra daha açılır aynı yemeklerden ikram edilirdi.

İftar vakti gelmeden 5 dakika önce sofrada herkes yerini alırdı. Top patlayıp, ezan sesi duyulunca oruç sırf bu ay için saklanan zemzemle açılırdı. Hurma ya da zeytin de olurdu. Önce büyük bir tepside iftariyelikler getirilirdi. Reçeller, zeytinler, çeşit çeşit peynirler, pastırmalar, sucuklar, küçük kesilmiş pideler… Herkes bütçesine göre iftariyelik hazırlardı.

Kahvaltı tadındaki bu ön yemekten sonra bir ara verilir, namazlar kılınırdı. Namazlar bitene kadar evin hanımı çorba kâselerini doldururdu. Çorba demişken işkembe çorbasının yeri başka idi Osmanlı’da. İşkembeci dükkanının önünde, iftardan az biraz önce ellerinde kâseleri ile insanlar sıraya girerdiler. Çorbalar içilir, sonrasında bir et yemeği, el açması börek, bir sebze yemeği ve pilav sunulurdu. Şerbet de sofrada bulunur, yemekler arası boğazı temizlerdi ya da teravih sonrası ikram edilirdi. Tatlı olarak en güzeli elbette güllaçtı, belki kaymaklısı, gül sulu. Yemekten sonra mutlaka kahve içilirdi.

Bir de ‘diş kirası’ vardır, duymuşsunuzdur belki. Çok güzel bir gelenektir. İftara davet edilen herkese ev sahibi gücü nispetinde diş kirası bir hediye verirdi. Kadife bir kesenin ya da mendilin içinde bir miktar para, tesbihler, gümüş yüzükler, altın… Ev sahibi böylece ‘Siz benim evime teşrif ettiniz, beni sevaplandırdınız.’ diyerek diş kirasını ödemiş olur. Ne güzel bir hediyeleşme yolu bulmuşlar değil mi? Gerçi II. Meşrutiyetten sonra diş kirası kalkmış.

İftar sonrası eğlenceler başlardı. Sokağa çıkılır, ellerinde fenerleri ile insanlar ya kahvehanelerdeki meddahların hikayelerini dinler ya da Karagöz oyunları izlerlerdi. Tiyatrolar, sergiler olurdu. Anadolu’da sahura kadar helva geceleri düzenlenir, oyunlarla, sohbetlerle zaman geçirilirdi.

Öyle güzeldi ramazanlar. Bereketlenirdi sofralar misafirlerle, hediyeleşilir, çocuklara horoz şekerleri alınır, sokaklarda şerbetçiler, helvacılar olurdu… Zenginler sadaka taşlarına bir miktar para koyarlardı. Durumu olmayanlar o sadaka taşından ihtiyacı kadarını alırdı. Alan el veren el birbirini bilmezdi. İşte öyle güzeldi Ramazanlar…

photo

Neslihan Alan

Haydi Mutfağa…

Merhabalar, ben Neslihan. Mutfak eşittir keyif diyen bir anneyim. Mutfak, benim hayatımın en keyifli zamanlarını geçirdiğim, kendi yörelerimizin lezzetlerini denerken bambaşka Dünya mutfaklarına yelken açtığım, yeni keşiflerde bulunduğum bir meditasyon yeri. Sofralar kurmayı, o sofralarda sevdiklerimle beraber lezzetli muhabbetler etmeyi her daim sevmişimdir. Her halde evde yemek yapmanın keyfine varmayı herkes sever. Mesela sevdiğiniz birine bir ziyafet sunacağınız zaman… Önce ne yapmak istediğinize karar verirsiniz. Sonra biraz araştırır kafanıza uygun bir reçeteyi uygulamak için malzemeleri hazırlar ve çalışmaya başlarsınız. Mutfakta geçirilmiş birkaç saatin sonunda çıkan tabağı ikram ettiğiniz vakit, heyecan son noktaya gelmiştir artık. Önce, gözlerinin doyup doymadığına bakarsınız. Şaşırmış olmalı ya da çok güzel göründüğüne dair bir imada bulunmalı. O sıra nefesinizi tutar ve ilk çatalı batırdığı o ana kilitlenirsiniz. Ve sonunda o kadar emek harcayıp sunduğunuz yemeğin enfes olduğunu söyleyen kişinin gözlerinde, aldığı lokmanın hazzını görmenin mutluluğu… Tarif edilemez. Her halde bu platformda tek tarif edemeyeceğim şey bu mutluluk anı olacaktır.

Tabi bazen işler dilediğiniz gibi gitmeyebilir. Zaten yaptığınız yemeğin olup olmadığını siz de fark edersiniz. Ben böyle durumlarda daha çok üstüne giderim. Vazgeçmem. Çünkü bir yerlerde birileri bunu çok güzel yapıyor ve ben de o kadar olmasa da yenilebilir lezzet de yaparım diye düşünürüm. Mesela ekşi maya aşkı vardır bende. Birkaç sene önce çevremde ekşi mayadan ekmek yapanlar vardı ama ben zor ve uzun olduğunu düşündüğümden bayağı bir süre erteledim. Sonra neden olmasın deyip çalışmalara başladım. Okudum, araştırdım ve bir sürü deneme yaptım. Ve sonunda artık kendi doğal ekmeğimi yapar duruma geldim. Artık ne o kadar zor ne de zahmetli. Anladım ki unun dilinden anlayınca olay çözülüyormuş. İşte mutfağın da böyle bir dili vardır. Söyler size; suyu az oldu biraz daha ekle der, fazla pişersem kururum der, iki katı kabardım mayam geldi der, bir diş sarımsak aslında yeterdi der. Biraz dinlemek lazım; denemek, yorumlamak lazım. Yeter ki vazgeçmeyin, küsmeyin mutfağa…

Haydi mutfağa diyeceğimiz günler geçirmek dileği ile… “Bizim Tarifler” de mutfağa dair paylaşımlar yapmak için sabırsızlanıyorum… Ayrıca “neslihanin_evi” Instagram hesabımdan beni takip edebilirsiniz.

Öyleyse yeniden görüşmek dileğiyle…

photo

Neslihan Alan