Bir Dondurma Hikayesi

Yayınlanma Tarihi: 30 Aralık 2021
imageBir Dondurma Hikayesi /> ornament

Yıl 1970. Kırıkkale’de küçük bir mahalle. Tek katlı müstakil evler. Çocuklar evlerinin bahçesinde oynamak yerine sokakta toplanmışlar, elleri çamur içinde. Çünkü çamurdan bebekler yapıp kurutacaklar ve onlarla evcilik oynamaya başlayacaklar. Bir anda günün o en güzel anı gelmiştir ve beklenen ses duyulmuştur: ‘’Dondurmacıııııı!’’ Çocuklar hemençeşmeye koşarlar, eller yıkanır. Şimdi o minik avuçlarda birkaç kuruş, çocukları gördüğüne sevinen yaşlı dondurmacı amcanın etrafını sarmışlar. Külahlar şimdiki gibi değil o zamanlar. 2 parmak uzunluğunda küçük kase şeklinde. Ellerde minik dondurmalar, kimisinin parası yoktur ama gönlü boldur dondurmacı amcanın, onları eli boş göndermez. Veresiye de olur, kimisine komşu baba ısmarlar. Bir curcuna olurdu öyle, dondurma arabası diğer mahalleye gidene kadar.

İşte annemin gözünden çocukluğunun dondurması böyleymiş. Sonrasında her şey o kadar değişti ki! Mesela benim mahallemden seyyar dondurmacı geçmezdi. Babam bizi evin yakınındaki pastaneye gönderirdi dondurma almamız için ya da marketteki paketli dondurmalardan alırdık.


Şimdilerde sadece dondurma satan dükkânlar var. Her çeşit meyveden, sakızdan, kurabiyeden hatta ekmekten bile yapılmış dondurmalar yiyebiliyoruz bu günlerde.


Peki, dondurmayı ilk kim yapmış? Tarih bize bununla ilgili bir sürü hikâye sunuyor. Ama biz 4000 yıl öncesine, Çin’e gidelim. Dağlardan toplanan karları pirinç lapası, süt ve çeşitli baharatlarla karıştırarak tüketmişler. MÖ 6oo‘lü yıllarda İran’daki Persler kaymak, bal, şurup ile karıştırdıkları karı yer altına yaptıkları ‘yahçal’ adını verdikleri soğuk depolara gömerek, sıcak yaz günlerinde serin ve tatlı bir şeylerle ferahlamanın yolunu bulmuşlar. Asur ve Mısırlılara ait kabartmalarda dondurmaya benzeyen yiyeceklere de rastlanmış.


Doğu, karla buluşan tatlıyı tüketirken bugün dondurmalarıyla ün yapmış İtalya acaba nasıl tanışmış? 16. Yüzyılın ünlü gezgini Marco Polo, gerçekleştirdiği bir Uzakdoğu seyahatinde bu tatlının damak zevkine ne kadar uygun olduğunu fark eder. Reçeteyi alıp vatanına döndüğünde Bernardo Buontalenti ile paylaşır ve İtalya da dondurmayla tanışmış olur.


Bir de Fransa var tabii. Fransızların dondurmaya kattıkları güzel dokunuşları
görmezden gelemeyiz. 1533’te İtalyan güzel Catherine de’Medici Fransa kralı II. Henry ile evlenip aşçısını da yanında getirince olanlar olur.


Bu arada dondurma halka daha inememiştir. Zenginlerin, aristokratların sofrasını
süsleyen dondurma ve şerbetler 1686’da Francesco Procopio Cuto’nun Paris’te açtığı ilk cafe ile halkla buluşur. 19. yüzyılda İngiltere sokaklarında İtalyanların ‘penny-licks’ adlı bardaklarla sattıklarını görüyoruz ki bu bardaklar yıkanıp tekrar serviste kullanılıyordu.


1900’lerde dondurma artık Amerika’da. İlk dondurma makinesine, ilk dondurma
fabrikasına hatta ilk külahın icadına bile el atan ülke. 1904’te St. Louis’te düzenlenen bir dünya fuarında dondurma satıcısının kağıt tabakları biter. Yanındaki Suriyeli fırıncının yaptığı waffle‘ları külah şekline getirerek dondurmaları içine koyar ve satmaya devam eder. Sonrasında tabii külah bugünkü formuna gelmiş.


2000’li yıllara geldiğimizde artık dondurma her yerde. Diyeceksiniz eee Maraş
dondurmamız var hiç bahsetmiyorsunuz? Coğrafi işaretini almış Maraş Dondurması ve hatta
Türklerin dondurma ile ilgili hikâyesini bir başka yazımda anlatayım. Bir de size bir tarif hazırladım. Fındıklı dondurma tarifi. Dilerseniz bir bakıp deneyebilirsiniz. Ev yapımı ve lezzetli bir dondurmaya kim hayır diyebilir ki?

imageMissing Alt Text

Neslihan Alan

Detay
Yazarın Diğer Yazıları
Yazarın Tarifleri

imageMissing Alt Text
Haydi Mutfağa…

Merhabalar, ben Neslihan. Mutfak eşittir keyif diyen bir anneyim. Mutfak, benim hayatımın en keyifli zamanlarını geçirdiğim, kendi yörelerimizin lezzetlerini denerken bambaşka Dünya mutfaklarına yelken açtığım, yeni keşiflerde bulunduğum bir meditasyon yeri. Sofralar kurmayı, o sofralarda sevdiklerimle beraber lezzetli muhabbetler etmeyi her daim sevmişimdir. Her halde evde yemek yapmanın keyfine varmayı herkes sever. Mesela sevdiğiniz birine bir ziyafet sunacağınız zaman… Önce ne yapmak istediğinize karar verirsiniz. Sonra biraz araştırır kafanıza uygun bir reçeteyi uygulamak için malzemeleri hazırlar ve çalışmaya başlarsınız. Mutfakta geçirilmiş birkaç saatin sonunda çıkan tabağı ikram ettiğiniz vakit, heyecan son noktaya gelmiştir artık. Önce, gözlerinin doyup doymadığına bakarsınız. Şaşırmış olmalı ya da çok güzel göründüğüne dair bir imada bulunmalı. O sıra nefesinizi tutar ve ilk çatalı batırdığı o ana kilitlenirsiniz. Ve sonunda o kadar emek harcayıp sunduğunuz yemeğin enfes olduğunu söyleyen kişinin gözlerinde, aldığı lokmanın hazzını görmenin mutluluğu… Tarif edilemez. Her halde bu platformda tek tarif edemeyeceğim şey bu mutluluk anı olacaktır.

imageMissing Alt Text
Doğa Ve Mutfak

Mutlaka düşünmüşsünüzdür, ormanda yürüyüş yaparken ya da piknikte tabakları masaya yerleştirirken doğanın ne kadar muhteşem olduğunu… Kuş seslerine, peş peşe uçuşan kelebeklere, bir ağacın dibinde çıkan mantarı gördüğünüzde, ufak bir sincabın kaçışına denk geldiğinizde hayran hayran bakakalmadınız mı? Hiç sanmam. Yeşil, ruhumuza çok iyi gelen bir renk. Ve bu renk, doğada alabileceği tüm tonlarıyla bezenmişken…

imageMissing Alt Text
Keşkül-ü Fukara

Bazı kelimeler vardır hayatımıza kattığımız, bambaşka anlamlar yüklediğimiz. Bazen o kelimeler alır bizi farklı diyarlara götürür. Kayboluruz o kelimenin içinde, gözlerimiz dolar andığımızda kimi zaman. Bazı kelimelerin de kıymetini bilmeyiz. Öylesine dökülüverir ağzımızdan; kime demişiz, nasıl demişiz, ne demişiz bilmeden, öylesine işte. Oysa cümleler değil midir çevremizle bağlar kurmamızı sağlayan, bizi biz yapan, mizacımızı gösteren? Kimi zaman söylediklerimiz kimi zaman yazdıklarımızdır belleklerde kalan.

imageMissing Alt Text
Bahçedeki Nar Ağacı…

Nar ne güzel meyvedir. Berekettir, bolluktur içinde barındırdığı altı yüz tohumuyla anlatmaya çalıştığı. Birkaç 1000 yıldır Akdeniz havzasında ekilen kırmızı şifadır. Ağacı öyle yaratılmıştır ki sıcağa soğuğa dayanır, gıkını çıkartmaz. İlk İran’da yetiştiği söylenir. Latince karşılığı ‘Fenike Elması’ imiş. Elmas diyorlarmış. Değeri ta o zamanlarda biliniyormuş demek ki. Şehirlere verilmiş ismi. Side (Antalya) nar demek, İspanya’da Granada tarihi şehri de adını nardan alıyormuş. Kur’an-ı Kerim’de yad edilen birkaç meyveden biridir. Eski Mısır’da Tanrılara nar hediye edilir, krallar öldüklerinde yanlarında narlarla gömülürlermiş. Efsaneler, şiirler, türküler yazılmış nar üstüne. Yunan mitolojisinde dahi rastlarız nara. Peki nar gerçekten bu kadar değerli mi? Yaklaşık beş metre boylarında bir ağaç, kınagiller familyasından. Ağaç baharın sonlarında kırmızı çiçekler açar. O çiçekler kurutulur, çay yapılır. ‘Hibiskus çayı derler halk arasında. Bağışıklığı destekler, antioksidandır, karaciğer yağlanmasına iyi gelir. Ağacın gövde ve dal kabukları tıpta kullanılır. Narın kendisinden neler yapılıyor peki? Narın suyu mesela kabuğunu da ezerek eklerseniz antioksidan miktarı artıyor. Suyundan likör ve şurup hazırlanıyor. Nar ekşisi, nar sirkesi yapılıyor. Narın çekirdekleri saç ve cilt bakımında kullanılıyor. Bağışıklığı kuvvetlendiren, kanserli hücrelere, diyabete, yüksek tansiyona iyi gelen bu kırmızı şifanın ağacı ile tanıştığımda bunları bilmiyordum. Oğlumun doğum günü yaklaşıyordu. Hediye olarak nar fidesi aldık. Narı severim ama hiç ağacını yetiştirmemiştim. Sekizinci doğum günü oğlum okuldan gelince arka bahçeye götürdük onu ve fideyi gösterdik. Çok sevindi. Hep birlikte küçük bahçemizin bir köşesine diktik fideyi. Can suyunu verdik, sonrasında pek ilgilenmedik. Kendi kendine büyüyordu. İlk birkaç sene meyve vermedi. Hızlı da büyümüyor. Sanırım üç yıl sonra ilk meyvesini yedik. Zirai ilaç kullanmadan, özenmediğimiz ağacımız artık birkaç tane meyve veriyor ve her nar tanesinde o günü yad ediyoruz. Bahçedeki nar ağacı bana pahalı bir hediyenin veremediğini, bir çocuğun ağacı olduğunda gözlerinde o dinmeyen ışıltıyı da sundu. Kendisiyle yaş alan bir ağaç. Her geçen yıl birlikte büyüyen iki varlığı seyretmenin, meyvelerini toplamanın mutluluğu… İşte nar gerçekten bu kadar değerli.

imageMissing Alt Text
Diş Kirası

Aylardan Ramazan. Bambaşka bir aydır. Bizi alır oruca, duaya, sabra, paylaşmaya götürür. Bir de her daim geçmişe götürür. Çünkü senelerdir eski Ramazanlar aranır. Anlatılır; şöyle güzeldi böyle güzeldi. Ve bugünlerden sonra sanırım daha da çok anacağız. Pandemi, teknoloji ve kentleşmenin çatısı altında Ramazanları yaşatabilmek, Türk geleneklerini çocuklarımıza aktarabilmek umuduyla…

Tümünü Gör