Doğa Ve Mutfak

Yayınlanma Tarihi: 4 Aralık 2021
imageDoğa Ve Mutfak /> ornament

Mutlaka düşünmüşsünüzdür, ormanda yürüyüş yaparken ya da piknikte tabakları masaya yerleştirirken doğanın ne kadar muhteşem olduğunu… Kuş seslerine, peş peşe uçuşan kelebeklere, bir ağacın dibinde çıkan mantarı gördüğünüzde, ufak bir sincabın kaçışına denk geldiğinizde hayran hayran bakakalmadınız mı? Hiç sanmam. Yeşil, ruhumuza çok iyi gelen bir renk. Ve bu renk, doğada alabileceği tüm tonlarıyla bezenmişken…

Bu pandemi sürecinde sanırım en çok doğaya yöneldik. Evde sıkıldık, yaptık pastaları börekleri gittik en yakın ormana serdik soframızı. Kilo aldık ne yapsak? Deniz havasını içimize çeke çeke koştuk kıyı şeritlerinde. Domateslerimizi, biberlerimizi ektiğimiz ‘balkon bahçeciliği’ yapmaya başladık ya da bahçemizdeki küçücük alana neler ekilir planlarını çizdik. Bu arada biz evde kaldıkça doğa yenilendi, kendini toparladı. (Marmara Denizi yenik düşenlerden maalesef.)

Biraz dikkatli bakarsak doğanın her yerde olduğunu görmek hiç de zor değil. Yani toprağın. Toprak, ne elzem bir varlık! İçinde milyarlarca canlı barındırırken bitkilerin, hayvanların ve bizim yaşamsal faaliyetlerimiz için verdikleri yadsınamaz. Muhteşem bir şey. Bir tohum ekiyorsunuz ve size onlarca tohumu geri veriyor yanında meyvesiyle, sebzesiyle. Dedim ya doğa her yerde, mutfakta. Sabah kahvaltıda yediğimiz salatalıkta, haşladığımız nohutta, çocuğumuza ısıttığımız sütte, marketten aldığımız çikolatada…

Bir çiftçi olsaydım belki daha önce kavrardım toprağın değerini. Çünkü zordur çiftçi olmak, hayvan yetiştirmek. Zordur toprağın dilinden anlamak, ekini toplamak, hayvanı otlatmak… Oysa çok kıymetlidir canım ülkemin toprağının efendisi. Aslında her gün soframdadır çiftçinin emeği. O pirinci nasıl yetiştirmiş, nasıl toplamış, ne uğraşlar vermiş bilmek gerek. Bildiğimiz şey bizde daha değerlenir daha bir anlam kazanır. Özellikle zorluklarına tanık olabiliyorsak…

Fark ediyorsanız çoğu aşçı da yemeğini yapmadan önce malzemesine çok önem verir. Kimisi akşama çıkaracağı balık için sabahın en erken saatlerinde balık haline gider ve en taze levrekleri seçer. Ya da sadece reçel için Malatya’ya gidip kayısı alan şefler var. Üreticiye önem verdiği için her ürünü en iyi yerlerden almaya çalışan onlarca aşçı var. Neden? Çünkü iyi yemek iyi malzemeyle yapılır. İyi malzeme de doğada.

Söylemek istediğim; insanın kendi toprağını, iklimini tanıması gerek. Bize sunulan bu nimetlerin değerini bilmek, geleneksel tarımın yaygınlaşması gerek. Zirai ilaç kullanılmadan, geleneksel tarım yöntemleriyle, doğaya uyum sağlayarak üretilmiş gıdaları sofralarımızda görmek, saksımızda yetiştirdiğimiz biberleri yemeklerimize katmak çok keyifli olmaz mı? Üreten, iyiyi bulan, araştıran, teknolojiyi daha kaliteli mahsul için kullanma çabasına giren toplum kazanır.

Anadolu gibi genç topraklarda yaşarken, bu güzel ülkenin çeşit çeşit ürünleriyle lezzetli yemekler yapıp sevdiklerimizle doyasıya muhabbetler edebildiğimiz güzel sofralar kurmak, bu verimli toprakların, buralarda yetişen güzelliklerin değerini bilerek önümüze gelen her nimete bir başka bakmak gerek.

Hadi aramızda hala toprağa elini değmemiş olan varsa bu akşam salataya sıktığımız limonun çekirdeğini bir saksıya ekip mucizeye tanıklık edelim!

imageMissing Alt Text

Neslihan Alan

Detay
Yazarın Diğer Yazıları
Yazarın Tarifleri

imageMissing Alt Text
Yaz geldi! O zaman domates yiyelim…

Zaman, bugünlerde o kadar hızlı ki akşam nasıl olmuş, mayıs ne zaman bitmiş, yaz hangi ara gelmiş bilmez oldum…

imageMissing Alt Text
Bahçedeki Nar Ağacı…

Nar ne güzel meyvedir. Berekettir, bolluktur içinde barındırdığı altı yüz tohumuyla anlatmaya çalıştığı. Birkaç 1000 yıldır Akdeniz havzasında ekilen kırmızı şifadır. Ağacı öyle yaratılmıştır ki sıcağa soğuğa dayanır, gıkını çıkartmaz. İlk İran’da yetiştiği söylenir. Latince karşılığı ‘Fenike Elması’ imiş. Elmas diyorlarmış. Değeri ta o zamanlarda biliniyormuş demek ki. Şehirlere verilmiş ismi. Side (Antalya) nar demek, İspanya’da Granada tarihi şehri de adını nardan alıyormuş. Kur’an-ı Kerim’de yad edilen birkaç meyveden biridir. Eski Mısır’da Tanrılara nar hediye edilir, krallar öldüklerinde yanlarında narlarla gömülürlermiş. Efsaneler, şiirler, türküler yazılmış nar üstüne. Yunan mitolojisinde dahi rastlarız nara. Peki nar gerçekten bu kadar değerli mi? Yaklaşık beş metre boylarında bir ağaç, kınagiller familyasından. Ağaç baharın sonlarında kırmızı çiçekler açar. O çiçekler kurutulur, çay yapılır. ‘Hibiskus çayı derler halk arasında. Bağışıklığı destekler, antioksidandır, karaciğer yağlanmasına iyi gelir. Ağacın gövde ve dal kabukları tıpta kullanılır. Narın kendisinden neler yapılıyor peki? Narın suyu mesela kabuğunu da ezerek eklerseniz antioksidan miktarı artıyor. Suyundan likör ve şurup hazırlanıyor. Nar ekşisi, nar sirkesi yapılıyor. Narın çekirdekleri saç ve cilt bakımında kullanılıyor. Bağışıklığı kuvvetlendiren, kanserli hücrelere, diyabete, yüksek tansiyona iyi gelen bu kırmızı şifanın ağacı ile tanıştığımda bunları bilmiyordum. Oğlumun doğum günü yaklaşıyordu. Hediye olarak nar fidesi aldık. Narı severim ama hiç ağacını yetiştirmemiştim. Sekizinci doğum günü oğlum okuldan gelince arka bahçeye götürdük onu ve fideyi gösterdik. Çok sevindi. Hep birlikte küçük bahçemizin bir köşesine diktik fideyi. Can suyunu verdik, sonrasında pek ilgilenmedik. Kendi kendine büyüyordu. İlk birkaç sene meyve vermedi. Hızlı da büyümüyor. Sanırım üç yıl sonra ilk meyvesini yedik. Zirai ilaç kullanmadan, özenmediğimiz ağacımız artık birkaç tane meyve veriyor ve her nar tanesinde o günü yad ediyoruz. Bahçedeki nar ağacı bana pahalı bir hediyenin veremediğini, bir çocuğun ağacı olduğunda gözlerinde o dinmeyen ışıltıyı da sundu. Kendisiyle yaş alan bir ağaç. Her geçen yıl birlikte büyüyen iki varlığı seyretmenin, meyvelerini toplamanın mutluluğu… İşte nar gerçekten bu kadar değerli.

imageMissing Alt Text
Bir Dondurma Hikayesi

Yıl 1970. Kırıkkale’de küçük bir mahalle. Tek katlı müstakil evler. Çocuklar evlerinin bahçesinde oynamak yerine sokakta toplanmışlar, elleri çamur içinde. Çünkü çamurdan bebekler yapıp kurutacaklar ve onlarla evcilik oynamaya başlayacaklar. Bir anda günün o en güzel anı gelmiştir ve beklenen ses duyulmuştur: ‘’Dondurmacıııııı!’’ Çocuklar hemençeşmeye koşarlar, eller yıkanır. Şimdi o minik avuçlarda birkaç kuruş, çocukları gördüğüne sevinen yaşlı dondurmacı amcanın etrafını sarmışlar. Külahlar şimdiki gibi değil o zamanlar. 2 parmak uzunluğunda küçük kase şeklinde. Ellerde minik dondurmalar, kimisinin parası yoktur ama gönlü boldur dondurmacı amcanın, onları eli boş göndermez. Veresiye de olur, kimisine komşu baba ısmarlar. Bir curcuna olurdu öyle, dondurma arabası diğer mahalleye gidene kadar. İşte annemin gözünden çocukluğunun dondurması böyleymiş. Sonrasında her şey o kadar değişti ki! Mesela benim mahallemden seyyar dondurmacı geçmezdi. Babam bizi evin yakınındaki pastaneye gönderirdi dondurma almamız için ya da marketteki paketli dondurmalardan alırdık.

imageMissing Alt Text
Keşkül-ü Fukara

Bazı kelimeler vardır hayatımıza kattığımız, bambaşka anlamlar yüklediğimiz. Bazen o kelimeler alır bizi farklı diyarlara götürür. Kayboluruz o kelimenin içinde, gözlerimiz dolar andığımızda kimi zaman. Bazı kelimelerin de kıymetini bilmeyiz. Öylesine dökülüverir ağzımızdan; kime demişiz, nasıl demişiz, ne demişiz bilmeden, öylesine işte. Oysa cümleler değil midir çevremizle bağlar kurmamızı sağlayan, bizi biz yapan, mizacımızı gösteren? Kimi zaman söylediklerimiz kimi zaman yazdıklarımızdır belleklerde kalan.

imageMissing Alt Text
Diş Kirası

Aylardan Ramazan. Bambaşka bir aydır. Bizi alır oruca, duaya, sabra, paylaşmaya götürür. Bir de her daim geçmişe götürür. Çünkü senelerdir eski Ramazanlar aranır. Anlatılır; şöyle güzeldi böyle güzeldi. Ve bugünlerden sonra sanırım daha da çok anacağız. Pandemi, teknoloji ve kentleşmenin çatısı altında Ramazanları yaşatabilmek, Türk geleneklerini çocuklarımıza aktarabilmek umuduyla…

Tümünü Gör